LEDÜN İLMİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

LEDÜN İLMİ

Mesaj  PUSAT Bir 2008-04-08, 06:33

İlm-i ledün veya ledünnî ilim, Allah ile ilgili bilgi ve sırlara ait
ilim, gayb ve mârifet ilmidir. Allah, âyet-i kerîmede meâlen buyurdu
ki: "Orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun
ömür) verdiğimiz ve ona ledünnî ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini
(Hızır'ı) buldular." (Kehf sûresi: 65)
Hem Sa'lebî'nin hem de İmâm-ı Rabbânî'nin ifâde ettikleri gibi,
Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk sâhibi, cömert ve insanlara karşı çok
şefkatliydi. Allah'ın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bilirdi.
Hak teâlânın bildirmesiyle ledünnî ilim verilmişti. Muhammed Pârisâ;
"İlm-i ledünnî verilmesinde Hızır aleyhisselâmın rûhâniyeti vâsıta
olmaktadır." buyurmuştur.
Senâullah-ı Dehlevî bu ilim hakkında şöyle demektedir: "Ledünnî
ilim, çalışmak ve gayretle ele geçmez. İhsân edilen kimselere
mahsûstur. Umûma şâmil değildir. Peygamberlere verilen ilimler ve
vahyedilen şeyler ise, umûma şâmildir ve herkesi ilgilendirir. Yâni
peygamberler, bunları, gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle,
bildirmekle vazîfelidirler. Bu bakımdan peygamberlerin ilmi, ledünnî
ilminden üstündür."
Seyyid Abdülhakîm Arvasi ise, şunları ifâde etmektedir: "Emîr Sultan
hazretleri, ledünnî ilme sâhipti. Bu ilim yetmiş iki derecedir. İlk
derecesinde olan, bir ağaca bakınca yapraklarının sayısını, bir denize
bakmakla damlalarının adedini, bir çöle bakınca kumlarının sayısını
bilir." Kıyamet yaklaştıkça, insanlar dinden uzaklaşmaya başlamaktadır.
Eskiden kerameti görülen evliya çoktu. Fakat dinden uzaklaştıkça evliya
azaldı, kerametler görülmez oldu. Ledün ilmi unutuldu. Sapıklar
çoğaldı, keramet inkâr edilmeye başlandı. Kerametin hak olduğuna
Kur’an-ı kerimden örnekler:
1- Hz. Süleyman, “Sebe Melikesinin tahtını bana kim getirebilir?”
dedi. Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan önce, onu getiririm,
buna gücüm yeter” dedi. İlmi ledün [ilmi batın] sahibi olan vezir Asaf
bin Berhiya ise, “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi ve
bir anda getirdi. (Neml 38-40) [Vezir de, cin de peygamber değildi.
Vezir bu işi kerametle yapmıştı. Cin müslüman ise kerametle, kâfir ise
sihirle yapacaktı.]
2- Hz. Meryem peygamber değildi. Kocasız çocuk doğurdu. Hz. Meryem
mabette yaşar, yiyecekleri, kerametle hep yanında hazır olurdu.
Kur’an-ı kerimde, (Hurma dalını kendine doğru silkele, taze hurma
dökülsün.) buyuruldu. (Meryem 24) Hz. Zekeriya, Hz. Meryem’in yanında
taze meyve ve yiyecekleri görünce hayret ederdi. İşte âyet-i kerime
meali: (Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi
yetiştirdi. Zekeriya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık
görür, “Ey Meryem, bunlar sana nereden geliyor?” der; o da: Bunlar,
Allah tarafından” diye cevap verirdi.) [Ali imran 37]
3- Eshâb-ı Kehf’in kerameti de meşhurdur. Eshab-ı kehf, yiyip
içmeden, bir zarara uğramadan 309 yıl uykuda kaldıktan sonra
uyanmışlardır. Kur’an-ı kerimde, (İşte bu, Allahın kudretini gösteren
delillerden biridir. Uykuda oldukları halde sen onları uyanık
sanırdın.) buyuruluyor. (Kehf 17, 18)
4- Hz. Musa’nın yanındaki gencin çantasındaki balık canlanıp suya
gitmiştir: (Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balık
şaşılacak şekilde denize gitmişti.) [Kehf 61- 63]
5- Kehf suresinin 63. âyetinden itibaren Hz. Musa ile ledün ilmi’ne
sahip bir zatın kıssası anlatılır. Özetle şöyledir: (İkisi, [Hz. Musa
ile bir genç] kendisine ilim verdiğimiz birini buldular. Musa ona,
“Sana öğretileni [ledün ilmini] bana da öğretir misin?” dedi. O zat da:
“Sen benim yaptıklarıma dayanamazsın” dedi. Sonra o zat, bindikleri
gemiyi deldi. Hz. Musa, “Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin”
dedi. Daha sonra, bir erkek çocuğunu öldürdü. Hz. Musa, “Masumu
öldürdün, pek kötü bir şey yaptın” dedi.) Günahsız çocuğu öldürmek
elbette çok büyük günahtır. Ama bunu yapan zat, kerametle biliyordu ki
o çocuk, büyüyünce zâlim biri olacaktı. Onun yerine iyi bir çocuk
verilmesi de istenmişti. Hz. Musa’ya “Ben sana, yaptığım işlere
dayanamazsın demedim mi?” dedi. Demek ki o zat, Hz. Musa’nın
dayanamayacağını da kerametle biliyordu. Hz. Musa’nın arkadaşı
duvarları [kerametle] doğrultuverdi. O zat, Hz. Musa’ya bu işlerin
hikmetini açıkladı. (Kehf 63-81) [Hz. Musa’nın arkadaşının [Hızır’ın]
sahip olduğu ilme ilmi ledün deniyor. Bu ilmi ancak tasavvuf sahibi,
keramet ehli evliya bilir, mezhepsizler bilmez.] Bir hadis-i şerifte
buyuruldu ki: (İlmi ledün, sırrı ilahidir. Allah, onu salihlerden
dilediğinin kalbine koyar.) [Deylemî]
İLM-İ LEDÜN
Türkçe'de kat, huzur, nezd sözcükleriyle karşılamaya çalıştığımız,
bir mânâda "ınde" lafzının da müteradifi sayılan "ledün" kelimesi,
"ilm-i ledün" şeklinde izafetle kullanılınca; gayb ilmi, esrar ilmi,
Allah tarafından insanın gönlüne atılan ilâhî bilgi ve içe doğan
hakikatlar mânâsına gelir. Başta, umum Enbiyâ ve Mürselîn olmak üzere,
bütün evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebînin - bir başka zaman teker
teker bu kelimelerin ne mânâya geldiklerini ifade etmeye çalışacağız -
ilimleri, Cenab-ı Hak tarafından vahiy ve ilham ünvanıyla gönüllere
ilkâ edilmiş bilgi ve marifet olması itibarıyla, hemen hepsi de bir
çeşit ilm-i ledün sayılır. Hususiyle de, "ekrabu'l-mukarrebîn" olan
İlm-i Ledün Sultanı'nın hem gayb-ı mutlak hem de gayb-ı mukayyetle
alâkalı her türlü bilgi ve marifeti - bununla, gayb ilmi, esrar ilmi ve
vicdan kültürünü kastediyoruz - ilm-i ledün nev'indendir ve O Ferîd-i
Kevn ü Zaman, Süleyman Çelebi'nin:
Bu gelen İlm-i Ledün Sultanı'dır,
Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır.
mısralarıyla seslendirdiği gibi, bu gizli ilmin tam bir hazinedârı
ve bu hususî irfan havzının da bir marifet kahramanıdır. Ne var ki,
böyle özel bir mazhariyet, bütün evliyâ ve enbiyâ, bütün asfiyâ ve
mürselîn için her zaman söz konusu olmayabilir. Zira, ilm-i ledün,
ilâhî feyz yoluyla, hususî bir kısım kimselerin kalbine atılan özel bir
bilgi ve marifettir..ve böyleleriyle aynı ufku paylaşmayanların ondan
anlamaları da mümkün değildir.
İlm-i ledün, her zaman zahirî şer'e muvafık olmayabilir. Bu gibi
durumlarda meşhûdâtlarını "usûlü'd-dîn" prensipleriyle tashihe tabi
tutmayanlar, bazen yanılabilecekleri gibi, kendilerine tâbi olanları da
yanıltabilirler. Keşf ve ilhamlarını muhkemâta göre tesbit edenler ise
her zaman, berzahî ufuklarıyla mülk ve melekûtu birden görür.. dünya ve
ukbâyı bir vahidin iki yüzü gibi müşahede eder.. ve tilmizlerine gayb u
şehadet âleminin vâridâtından ne kevserler ne kevserler sunarlar.!
Kur'an-ı Kerim, Kehf Sûresi'nde bu mazhariyeti hâiz, Allah'ın has
bir kulundan bahsederken - Sünnet-i Sahiha bunun Hızır olduğunu söyler
- "Orada bizim seçkin kullarımızdan, has bir abdimizi buldular ki, Biz
onu nezdimizden hususî bir merhametle şereflendirerek kendisine (ilâhî
esrar) ilmi öğretmiştik." (Kehf/18:65) şeklinde bir açıklamada bulunur.
Tasavvuf erbabına göre işte bu ilim, ilm-i ledündür.. ve Hazreti Musa
gibi "ülü'l-azm" enbiyâdan birisi, temelde, ilâhî bilgilerde tam metbû
olmasına rağmen, münhasıran ilm-i ledün çerçevesinin belli bir
motifinde Hazreti Hızır'a tâbi olarak o ilmin ihata alanını görmeye
çalışmıştır. Sahîh-i Buhari'de bu farkı ortaya koyan şöyle bir rivayet
vardır: Hızır, Hazreti Musa'ya "Yâ Musa, ben, Allah'ın bana öğrettiği
öyle hususî bir ilme mazharım ki, sen onu bilemezsin; sen de öyle bir
ilimle serfirazsın ki, ben de onu bilemem" der.
Evet, ilm-i ledün, umuma ait bir ilim olmaktan daha çok, hususî bazı
kimselere Cenabı Hak'kın özel bir ihsanıdır ve onların dışındakiler her
ne kadar değişik konularda daha fazla malûmat sahibi olsalar da, bu
mevzuda ilm-i ledün erbabının gerisinde sayılırlar. Zira bu ilim -
liyâkat, istidat, Allah'a yakınlık.. gibi hususların şart-ı adî
planında vesilelikleri mahfuz - tamamen Allah'ın bir atâ tecellisidir
ve kat'iyen kesbî de değildir. Bu itibarla da onun, ne okumayla, ne
araştırmayla ne de daha değişik yollarla elde edilmesi söz konusudur.
Evet o, Bu tamamen Allah'ın dilediğine tahsis buyuracağı bir lütuftur
ve Allah, en büyük lütf ve ihsan sahibidir." (Cuma/62:4) fehvasınca
hususî bir tecellinin unvanıdır.
Ne var ki, böyle bir irfan, insanlar nazarında, ne kadar cazip,
parlak, büyüleyici ve ilâhî esrara açık olsa da, yine de enbiyâ-i
izâmın mazhar bulundukları ilimler ondan kat kat yüksektir,
objektiftir, herkese açıktır ve insanların dünyevî-uhrevî saadetlerinin
de teminatıdır. Bu iki ilim arasındaki farklılığı şu şekilde vaz' etmek
de mümkündür:
Hazret-i Musa'nın ilmi, insanların dünyevî hayatlarını tanzim ve
uhrevî saadetlerini temine matuf bir "ilm-i şeriat", Hızır'ın ilmi,
gayb ve esrarla alâkalı ledünnî bir mevhibe; Hazreti Musa'nın ilmi,
insanlar arasında nizam ve asayişi teminle alâkalı ahkâm ve kazaya
müteallik, Hızır'ın malûmatı ise sadece melekût eksenli bir kısım
vâridattan ibarettir ki, buna "ilm-i ledünn-ü sırf" dendiği gibi "ilm-i
hakikat" , "ilm-i bâtın" da denegelmiştir.. ve bu ilim, aynı zamanda
ilâhî esrarın da en önemli kaynağıdır. Bir zat, bu mülâhazayı ifade
sadedinde şöyle der:
Bakma ey hâce ilm-i kîl ü kâle,
Esrar-ı Hak'kı ilm-i ledünde ara..!
Bu itibarla da, ilm-i ledünle cehd ve gayret arasında bazı
münasebetler söz konusu olsa da, temelde onun, talim ve taallümle
doğrudan bir alâkasının olmadığı açıktır. Zira bu ilim, Cenab-ı Hak
tarafından mahz-ı mevhibe olarak, bazı temiz gönüllerde bir kuvve-i
kudsiye şeklinde tecelli etmektedir ve aynı zamanda bu tecelli, terakki
sistemi içinde değil de tedellî çerçevesinde vukû bulmaktadır: Evet bu
ilim, eserden eser sahibine, vücuttan vicdana akseden bir marifettir..
ve her şekliyle de keşf ve ilham kaynaklıdır. Ne var ki, böyle bir
ilham bazen, farklı derecelerde tecelli ettiği gibi, seyr-i rûhânîsini
Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enam'ın vesayetinde sürdürmeyenler için, bir
kısım şeytanî vesvese ve nefsanî hevâcisle iltibası da söz konusudur.
İlham, ilm-i ledünnün en önemli kaynağıdır ve hususî mânâsıyla
olmasa da, ilm-i ilâhînin tecellileriyle alâkalı en geniş bir alanı
işgal eder. İlham, insanın ihtiyarı dışında, onun gönlüne bir mevhibe
olarak
tecelli edince ona "hâtır" denir. Ancak, bazen böyle bir hâtır veya
ihtara, Hak'tan geldiği kendi karîneleriyle kat'î değilse, şeytanın
belli şeyler bulaştırması da söz konusu olabilir. Kendi karineleriyle
Hak'tan geldiği muhakkak olan bir ilhama rahatlıkla ilm-i ledün
diyebiliriz. Böyle bir esintinin Hazreti "İlim"den geldiğinin en önemli
emaresi, bu türlü vâridâtın Kitap ve Sünnet'e muvafakatıdır. Bu iki
asılla test edilip de doğru çıkmayan hâtır veya sûfîlerin sıkça
kullandıkları bir kelimeyle ifade edecek olursak, havâtırın, nefsin
hevâcisinden ve şeytanın vesveselerinden olması ihtimalden uzak
değildir. İşte, böyle bir ihtimalin bahis mevzu olmadığı bir hâtırın
Hazret-i İlim'in tecellilerinden bir feyiz olduğunda şüphe yoktur.
Aksine, şeytanî vesveselerin bulaşmış olması muhtemel bulunan
havâtır, şeytanî; içinde nefsin hazlarının duyulup hissedileni de
"heces" veya hevâcis-i nefsanîdir ki, böyle bir aldatılma alanına
itilen sâlik, hemen Cenabı Hak'ka teveccüh edip, durumunu, şeriatın
muhkemâtına göre yeniden ince bir ayara tabi tutması gerekir.
Sûfiye, Hak tarafından gelip kalbde yankılanan hitaba "hâtır-ı Hak",
melekten geldiği bilinene "hâtır-ı melek", nefis ve şeytan tarafından
esip rûhu saran manevî şerarelere de "hevâcis" veya "şeytanî
vesveseler" diyegelmişlerdir ki, bunların arasını tefrik edebilme biraz
da "usûlü'd-din" ve "Sünnet-i Seniye" mizanlarını bilmeye vabestedir.
Zira, bu türlü havâtırın bazıları şer'î prensiplerle test edilerek
anlaşılsa da, bazıları, zahiren dinin temel kaidelerine muhalif
olmamakla beraber, çok sinsi bir kısım şeytanî gaye, emel ve maksatlara
bağlı cereyan edebilir ki, onu da bu işin erbabından başkasının ayırt
edebilmesi oldukça zordur.
Nefis ve onun hevâcisi, şeytan ve onun da vesveseleri ilm-i ledün
konusunun dışında epistemolojik meseleler olduğundan şimdilik onları
geçiyoruz.
avatar
PUSAT
Admin

Mesaj Sayısı : 104
Kayıt tarihi : 03/04/08

Kullanıcı profilini gör http://gizliilimler.heavenforum.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz